22 Nisan 2017 Cumartesi

Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli

kardeşimin hikayesi ile ilgili görsel sonucu

Kitap Adı: Kardeşimin Hikayesi
Yazar: Zülfü Livaneli
Sayfa Sayısı: 325
Puanım: 4.5/5

"Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar" dedim. "Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz!" Syf. 236

Derin bir nefes almam gerek çünkü başka türlü bu etkiden nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Tüm uzatmalara rağmen her satırını merakla okuduğum bir kitaptı. Açık konuşmak gerekirse katili tahmin edemedim ama "kardeşimin hikayesi"ndeki gizemi kitabın yarısında tahmin etmiştim. Sonu kesin şöyle çıkacak, demedim ama açığa çıkan gerçek ihtimal olarak aklımdan geçmişti. Yine de sonunu haz alarak okudum. Kitabın etkileyici bir havası var. İnanın elimden bırakıp su içmeye gidemedim. Öyle bağladı elimi kolumu. Kapağı kapattığım anda tekrar açmak istiyordum.  

Konusunu kısaca özetlemek gerekirse Ahmet Arslan emekli olduktan sonra sakin bir balıkçı köyüne yerleşmiş emekli bir mühendis. Kendisine dokunulmasından hoşlanmayan ve hiçbir şeye karşı his besleyemeyen bir karakter. Öfkeden, aşktan, sevinçten, üzüntüden yoksun. Biri yüzüne tükürse sinirlenmiyor, cinayet haberini aldığında en ufak bir duygu hissetmiyor. Sabah uyanıp köyün cinayet haberiyle çalkalandığını öğrendiğinde de tepki vermiyor anlayacağınız. Bu cinayetin altında yatan gizemi çözmek için köye gelen bir gazeteci kız Ahmet'in kapısını çalıyor. Ölen Arzu ile bağlantısını sorguluyor. Cinayet üzerine yapılan sohbetler Ahmet'in kardeşinin trajik hikayesine kadar uzanıyor. Yani kurguda çözülmesini beklediğimiz iki gizem var. Birincisi cinayeti kim işledi, ikincisi Ahmet Arslan'ın ikizine ne oldu? Binbir gece masalları tarzında her gece hikayenin bir kısmını anlatıyor kıza.

Bana mantıksız gelen tek şey sohbetler sırasında kızın uyuyakalıp durması oldu. Akşam üzeri konuşmaya başlıyorlar ve yarım saat bile sürmeyecek bir sohbetin sonunda saatler ilerlemiş oluyor. Sürekli bir sonraki güne devir ediyor. Kurgunun merak uyandırması açısından ertelemeyi mantıklı buluyorum ama saatlerin tutarsız olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında kitabı beğendim. Güzel, mantıklı noktalarla desteklenmiş bir sonu vardı. Sürükleyicilik açısından da başarılıydı. Elimden bırakamamış olmam da bunu gösteriyor zaten. Genel anlamda kitabı beğendim. Tavsiye ediyorum.

"Ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara." Syf. 250

Kardeşimin Hikayesi - 4.5/5⭐
“Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar” dedim. “Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz!” Syf. 236
Derin bir nefes almam gerek çünkü başka türlü bu etkiden nasıl...

30 Mart 2017 Perşembe

Adınla Çağır Beni(Call Me by Your Name) - Andre Aciman

adınla çağır beni ile ilgili görsel sonucu

Kitap Adı: Adınla Çağır Beni (Call Me by Your Name)
Yazar: Andre Aciman 
Sayfa Sayısı: 246
Puanım: 5/5

"Sen benim vatana dönüşümsün. Seninle birlikteyken ve biz beraberken isteyeceğim başka hiçbir şey yok. Sen beni kimsem o, yani sen benimleyken olduğum kişi yapıyorsun Oliver. Dünyada tek bir gerçek varsa o da seninle birlikteliğimdedir ve bir gün sana kendi gerçeğimi söyleme cesaretini bulursam, şükretmek için Roma'daki tüm sunaklara birer mum yakmamı hatırlat bana." Syf. 54

Beni derinden etkileyen çok az kitap vardır ve eksik gördüğüm yanlarına rağmen her şeyiyle benimseyip etkisi altına girdiğim kitaplar daha azdır. Adınla Çağır Beni kesinlikle o kitapların arasında iyi bir yere yerleşti. Aşkın en saf ve yalın halini gösteriyor yazar. Saf aşktan kastım masumiyet değil, aksine aşkı ve cinselliği iç içe ayırmadan doğal bir şekilde aktarmış. Bu anlamda oldukça gerçekçiydi bence. 

17 yaşındaki Elio ile ailesinin yazlığına misafir olan Oliver arasında gelişen aşkı konu alıyor. İki erkeğin birbirine duyduğu derin aşkı ve tutkuyu okurken aşkın cinsiyeti olmadığını çok net bir şekilde görüyor insan. Özellikle başından sonuna kadar karakterin hislerini benimseyebilmiş olmam, yazarın bunu başarması bence kitabın en iyi yanı. Cinsiyetin önemi kalmadı ve ben Elio oldum. Oliver'a karşı hissettiği aşkı ben de hissettim. Yazarın yalın ama etkileyici bir kalemi var. Postit yapıştırmak bir yana satırların altını çizerek okudum. İki karakter arasında geçen konuşmalar ve birbirlerine sarf ettikleri sözler o kadar çok dokundu ki bana. Basit bir cümlenin arkasına gizledikleri imalar, duygular içime işledi. 

"Yalnız kalmayı seviyor musun?" 
"Hayır. Kimse yalnız kalmayı sevmez. Ama yalnızlıkla yaşamayı öğrendim."
"Sen her zaman böyle bilge misin?" diye sordu.
"Bilge falan değilim. Dedim sana, ben bir şey bilmiyorum. Sadece kitapları ve sözcüklerin nasıl yan yana dizileceğini bilirim... ama bu, benim için en önemli şeyler hakkında konuşmayı biliyor olduğum anlamına gelmez."
"Ama şuan yapıyorsun bunu... bir şekilde." 
"Evet, bir şekilde... ben her şeyi daima böyle söylerim işte. Bir şekilde." Syf. 80

Annesi ve babası akademisyen olduğu için Elio'nun kültürel anlamda derin bir bilgi birikimi var. Cinsel dürtüler konusunda deneyimsiz oluşu bu kadar göze çarpmasa 17 yaşında olduğunu kolayca unutabilirdim. Söylediği çoğu şey yaşının ötesinde, ama hisleri ergenlik çağındaki bir çocuğun duyguları. Aralarında gelişen ilişkide en çok hoşuma giden nokta güçlü bir iletişime sahip olmalarıydı. Tensel çekim ön plandaymış gibi görünse de, ki aslında öyle, altta bu tutkuyu besleyen derin bir aşk ve dostluk var.  
Oliver'ın tam bir kapalı kutu olması ve sonunda bile tam anlamıyla açılmaması ben de bir şeyler aniden sona ermiş hissi uyandırdı. Onun hakkında daha fazla şey bilmek isterdim. Kitap Elio karakterinin ağzından yazıldığı için Elio'nun tüm korkularını, tereddütlerini, sevgisini içselleştirebildim. Oliver ise hiçbir şeyi açıkça söylemeyen bir karakter. Hislerinin diyaloglar yoluyla bir şekilde açığa çıkacağını umdum. Ama gizli imalar ile konuşan iki aşık olmaktan vazgeçmediler. Kitabı Elio'nun dilinden okumasaydık aynı şeyi Elio için de düşünürdüm. İkisi de duygularını dışa vururken sözcükleri kullanmıyorlar. En azından çok kullanmıyorlar diyeyim. 

Bana tuhaf gelen nokta ise Elio'nun tutarsızlığıydı. Oliver'ı kıskanmaması, kıskanıyorsa da bunu kendisinin bile hissedemeyeceği şekilde bastırması, Oliver'ı kadınlarla paylaşmakta hiç sakınca görmemesi ve hatta bundan tahrik olması... Bence tuhaftı. Anlam veremediğim gibi kafamda mantık çerçevesine de oturtamadım. "Bir insanı onun sevdiklerini bile benimseyecek şekilde sevmek mümkün mü?" Bunu düşünüp durdum.
Bir diğer yadırgadığım nokta son kısımlardaki hızlı geçişlerdi. Hislerin çok yer almadığı aceleye getirilmiş sahnelermiş gibi geldi. O kısımlarda benim canım o kadar acıyordu ki, her satırda bir ayrıntı görmek istedim. Yazar bu konuda öyle yetenekli ki ayrıntı olmamasına rağmen havada asılı duran gerilim ve özlemi çok iyi aktarmış. Hızla akan sahneleri yavaşlatıp içeriğini düşününce hala canım yanıyor. Bence bu etkiyi yaratmak ve aktarmak kolay değil.

Sonunda ne olacağını az çok tahmin ediyordum. Elio'nun olayları geçmişe dönük anlatması bile bir şeyleri belli ediyor. Yine de sonunda yarım kalmış gibi hissettim. Bir parçam eksilmiş, kopmuştu. Kitabın arasında, son satırda kaldı o parça... Kitaba başlarken seveceğimi biliyordum. Çünkü çok sevdiğim bir arkadaşımın önerisiyle almıştım, zevkine güvendiğim için beğenme konusunda sıkıntı yaşayacağımı düşünmüyordum. Konusu da aynı şekilde güzel görünmüştü. Ama Elio'yu ve Oliver'ı bu kadar benimseyeceğimi tahmin etmemiştim. Onlardan ayrıldığım için üzgünüm. Bu kitap hep elimin altında olacak. Arada açıp okuyacağım. Aşkı olduğu gibi, tüm tutku ve derinliğiyle anlatan sayılı kitaplardan biri.

"Dakikalarımızın sayılı olduğunu biliyor ama saymaya cesaret edemiyordum, tüm bunların nereye doğru gittiğini biliyor, ama kilometre levhalarını okumak istemiyormuşum gibi.  Dönüş yolumu bulmak için ekmek parçalarını, kasten bırakmadığım günlerdi; yedim onları." Syf. 163

Not: Anlayacağınız üzere kitap LGBT temalı. Bu sebeple cinsel içerik okumaktan hoşlanmıyorsanız ve ya yaşınız küçükse bu kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum. Kitabı ne okuyacağınızı bilerek almanızda fayda var. 
Not2: Kitabın en sevdiğim kısmını alıntılara ekleyecektim lakin kendime saklamayı tercih ettim. Ama okursanız diye kaçıncı sayfalarda olduğunu söyleyeceğim. 245-246 son paragraf.


Adınla Çağır Beni - 5/5⭐
·
“Sen benim vatana dönüşümsün. Seninle birlikteyken ve biz beraberken isteyeceğim başka hiçbir şey yok. Sen beni kimsem o, yani sen benimleyken olduğum kişi yapıyorsun Oliver. Dünyada tek bir gerçek varsa o da seninle...


26 Mart 2017 Pazar

Aspidistra - George Orwell


aspidistra george orwell ile ilgili görsel sonucu

Kitap Adı: Aspidistra
Yazar: George Orwell
Sayfa Sayısı: 295
Puanım: 5/5

"Yoksulluğun ilk etkisi düşünceyi öldürmesidir." Syf. 66

Bitirmem bin yıl falan sürmüş olsa da sonunda başardım! Aklımda çok severek ve etkilenerek ancak yanlış zamanda okuduğum için elimde sürünmüş bir kitap olarak kalacak. Orwell'ın insanları, var olan düzeni gözlemleme yeteneği ve bunu kağıda aktarış biçimi beni etkiliyor. Okurken böyle insanlar var mı, bu gerçek olamaz demek yerine çevremde bu tür insanlar var, diye düşünüyorum. Etkilenme düzeyim de buna bağlı olarak bir tık daha artıyor. 

Kitabın ana karakteri Gordon paranın gücünü keşfetmiş ve bu gücü reddetmeyi seçmiş bir karakter. Faşizmden, paranın hüküm sürdüğü düzenden kendini soyutlayıp bir bakıma parayı bu şekilde yenmeyi amaçlıyor. İyi bir işi geride bırakıp bir kitapçıda neredeyse ucu ucuna geçindiği maaşla çalışmaya başlıyor. Kalan zamanında ise Londra Sefaları adlı şiir kitabını bitirmeye çalışıyor. Ama bir süre sonra reddettiği para tarafından yutulmuş olduğunu görüyoruz. Sürekli cebindeki parayı sayması, ruh halinin buna bağlı olarak değişmesi, sırf parasız olduğu için kendisine saygı gösterilmeyeceğini düşünmesi... Hatta moralini bozan ve paradan bağımsız olan durumları bile parasızlığına bağlayıp umutsuzluğa düşmesi aslında düzeni reddetmeyi başaramadığını gösteriyor. Karakter tutarsız bir başkaldırı içinde. Nasıl parayı reddettiğini söyleyip iyi bir işe bağlanmayı kabul etmiyorsa cebine giren paranın varlığını hissettiğinde de aynı derecede güçlü hissediyor. Karakterin rezilliği(ben bu şekilde açıklamayı uygun gördüm) beni bir yerden sonra sinir etti. Çünkü sürekli para yüzünden gurur yapan ama paranın gücünü reddettiğini savunan bir adamla sohbet ediyormuş gibi hissettim. Anlayacağınız ben fakirim, bunu herkes biliyor, herkes bana fakirmişim gibi bakıyor, herkes fakirliğimin farkında triplerinden bir an olsun sıyrılamayan bir karakter Gordon. Hayatını hem kendine hem çevresindekilere zehir etmekte üstüne yok. Kız arkadaşı Rosemary sakin, saygılı, sevgi dolu bir karakter. Gordon'ın tüm o saçmalıklarına bitmek bilmeyen bir sabırla katlanması beni çok şaşırttı. Bir de sosyalist olduğunu savunan yakın arkadaşı Ravelston var. Teoride sosyalist olduğunu savunan, varlıklı bir aileye mensup olmaktan utanan bir karakter. Ailesinin mal varlığından sıyrıldığını düşünüyor kendi çapında ancak yaşadığı koşullar hiç de azımsanacak düzeyde değil. Yoksullara, evsizlere acıyor ve zaman zaman yardım ediyor olmasına rağmen onlardan iğrenen ve kötü koktuklarını düşünen bir kız arkadaşa sahip. Sosyalist bakış açısını sadece teoride destekliyor anlayacağınız. 

Kitabın büyük bir kısmında karamsarlığa boğuldum, bu konuda yalan söylemeyeceğim. Ama karakterler ve onların bakış açıları beni etkilediği için bu karamsar havadan bile keyif aldım. Ravelston karakteri günümüzde de varlığını sürdüren bir insan profili olduğu için onu içselleştirmek ve bir noktadan sonra eleştirmek daha kolay. Gordon ise günümüzde biraz daha az rastlanır cinsten. Benim şansım ise çevremde iki üç tane Gordon olması ve benim Gordon'ı okurken onlarla sohbet ediyormuş gibi hissetmem oldu. Kitabı genel anlamda beğendim. Karakterlerin beni bu kadar deli etmiş olması bile aslında ne kadar gerçekçi olduklarının kanıtı. 

Kütüphaneden aldığım için geri verirken bir parçam kopuyormuş gibi hissedeceğim.  Geri vermeden önce okusun diye annemi de sıkıştırmayı düşünüyorum. En kısa zamanda alıp kitaplığıma da ekleyeceğim. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

"Senin yanlışın nerede biliyor musun, insanın kendisini kokuşturmadan kokuşmuş bir toplumda yaşayabileceğini sanıyorsun. Sonuçta para kazanmayı reddederek ne elde ediyorsun? İnsan şu ekonomik sistemin dışında kalabilirmiş gibi davranmaya çalışıyorsun. Ama olmuyor. Olmaz. İnsan sistemi değiştirmeli ya da hiçbir şeyi..." Syf. 253

5 Mart 2017 Pazar

Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) - Emily Bronte

uğultulu tepeler ithaki ile ilgili görsel sonucu

Kitap Adı: Uğultulu Tepeler
Yazar: Emily Bronte
Sayfa Sayısı: 478
Puanım: 5/5

"Linton'a olan aşkım ağaçların yapraklarına benziyor. Kışın gelip ağaçları değiştirmesi misali, zamanın da bu aşkı değiştireceğini çok iyi biliyorum... Ama Heathcliff'e olan aşkım toprağın altındaki kayalar gibi... Pek göremediğimiz ama gerekli olduğunu bildiğimiz kayalar. Nelly, ben Heathcliff'im... O hep, hep benim içimde. Kendimi nasıl gördüysem, Heathcliff'i de öyle gördüm, ona kendim gibi davrandım... O benim varlığımın ta kendisi oldu hep..." Syf. 121


Uğultulu Tepeler'de yaşayan Earnshawlar'ın bir oğlu bir kızı var. Bay Earnshaw, Liverpool'a yaptığı iş seyahatinden yanında çingene bir çocukla dönüyor, onu da kendi çocuklarıyla birlikte yetiştirme kararı alıyor. Kızı Catherine ve oğlu Hindley başta bu çocuktan hiç hazzetmiyorlar. Zamanla Catherine ve Heathcliff ayrılmaz ikili haline gelseler de Hindley bu çingene çocuğa hiçbir zaman ısınamıyor. Özellikle babasının Heathcliff'e  kendi çocuklarından daha fazla değer vermesi Hindley'in kıskançlık duygusunu körüklüyor. Bay Earnshaw öldüğünde tüm mal varlığı oğluna kalıyor ve dolayısıyla Heathcliff'in de evdeki rahat yaşamı sona eriyor. Evdeki tüm eziyetlere katlanırken ağlamıyor, öfkelenmiyor sadece intikam planı yapıyor. Catherine'in de ona ihanet etmesi sonucu bir gece evi terk ediyor. 
Heathcliff ve Catherine birbirlerine o kadar bağlı ki, Catherine'in ihaneti onu resmen çıldırtıyor. O saf bağ, sapkın bir nefrete dönüşüyor. İntikam almak için yaptığı şeyleri okurken, bu kadar uğraşmaya değer mi, diye düşünmeden edemedim. Yıllara yayılmış, çevresindekilerle beraber kendisini de tüketen bir nefret bu. Heathcliff karakteri öyle sevgiden yoksun ki kendisini bile sevmiyor. Dünya üzerinde sevdiği tek varlık Catherine ve herkesten nefret ederken bile ondan nefret edememesi bana çok dokundu. Bir kısımdan sonra ise Heathcliff'e karşı hiç iyi hisler besleyemez oldum. Sonuna kadar da böyle gitti. 

Karakterler arasında en çok sevdiğim karakter Hareton'dı. İyi niyetli ve içinde gizli bir kötülük olmayan tek karakterdi. Diğer tüm karakterlerin içinde karanlık bir taraf ve bencillik vardı. Ama hepsinin üzerimde ayrı bir etkisi oldu ve bazen ruhsal olarak kötü etkilensem de romanı elimden bırakamadım. Romanın karakterlerine karşı hissettiklerim ile romana karşı hissettiklerim nasıl bu kadar farklı olabilir? Gerçekten şaşkınım. Başından sonuna kadar karamsarlık, hastalık ve acımasızlık dolu bir roman. Ölüm eksik olmuyor desem yeridir. Bu karamsar hava yüzünden bazen ciddi anlamda huysuz hissettim kendimi, ama yine de devam etme isteğim sönmedi. Okuduğum, izlediğim şeyler beni aşırı etkiliyor. Bu yüzden çok mutluyken bile kitabın havasıyla birden ağır bir çöküntü yaşadığım zamanlar oldu, bu etkiden kurtulmak için bazen ara vermem gerekti. Bitirmemin bu kadar uzun sürmesinin sebebi bu. 

Bu kitapta bir şey var, insanı gerçekten kendine bağlıyor. Normalde sıkılıp bırakacağım bir ortam yaratmasına ve karakterlerinden çoğu zaman haz etmememe rağmen elime alıp sayfalarını karıştırınca huzurla doluyorum. Bence kitabı vazgeçilmez kılan, yüzyıllardır konuşulmasına sebep olan şey de budur. 

Yayınevinin çevirisi ile ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Çeviriyi genel olarak beğendim. Tek sıkıntı Joseph karakterinin şiveli konuşturulmuş olması. Bazen cidden başka bir dil öğreniyormuşum gibi yavaş yavaş okudum onun kısımlarını ve bu beni biraz yordu. Dikkat çekilmek istenen şey yazarın birden fazla sınıfa mensup kişinin ağzından yazabilmesiydi sanırım. Bence olmasa daha iyi olurdu. Ama bazıları cümle cümle aynı şekilde çevirmektense Türkçe'ye uyarlamış olmalarını güzel bir ayrıntı olarak görebilir. Kişinin bakış açısına bağlı anlayacağınız. 

Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. 




"Bana ne kadar zalim olduğunu gösterdin... Zalim ve vefasız. Neden beni hor gördün? Neden kendi yüreğine ihanet ettin, Cathy? Sana söyleyecek sözüm yok... Sen bunu hak ettin. Sen kendini öldürdün. Evet, beni öpebilir, ağlayabilir, öpücüklerimle gözyaşlarımın sıkıp suyunu çıkarabilirsin. Ama bu senin canını yakacaktır... Seni mahvedecektir. Beni sevmiştin... O halde ne hakla beni terk ettin? Ne hakla... Cevap ver! Linton'a duyduğun azıcık ilgiden mi? Bizi ne ızdırap, ne sefalet, ne ölüm, ne Tanrı ne de şeytan ayırabilirken, sen kendi arzunla yaptın bunu. Kalbini ben kırmadım... Sen kendin kırdın kalbini... Kalbini kırarak da benim kalbimi kırmış oldun." Syf. 229

27 Şubat 2017 Pazartesi

Bülbül - Kristin Hannah

kristin hannah bülbül ile ilgili görsel sonucu


Kitap Adı: Bülbül
Yazar: Kristin Hannah
Sayfa Sayısı: 544
Puanım: 4.5/5 

*

"Seferberlik için askere çağırıldım Viann. On sekiz ile otuz beş yaş arasındaki birçok erkekle beraber."
"Seferberlik mi? Ama... savaşta değiliz ki. Ben..."
"Salı günü görev başında olmam gerekiyor."
"Ama... ama... sen postacısın."
Antoine karısının gözlerinin içine baktı ve Viann bir an için nefes alamadı.
"Görünüşe göre artık askerim." Syf. 19
*

Seveceğimden emindim ve beni yanıltmadı. 13 postitle kapattım kitabı ve sonuna gelip o kısımlara dönüş yaptığımda yine boğazım düğümlendi. Bu tarz kitaplarda beni en çok etkileyen şey savaşın bir insanı nasıl değiştirdiğini hızlandırılmış şekliyle görmek oluyor. 

Viann ve Isabelle. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'da yaşayan birbirinden farklı kişiliklere sahip iki kız kardeş. Anneleri yıllar önce öldüğünde babaları onları terk ediyor. Büyük olan Viann hayatı boyunca daima birilerine sığınmış ve tek başına mücadele etmeye cesareti olmayan bir kadın. Fransa, Almanya'ya savaş açtığında gölgesinde yaşamaya alıştığı kocası cepheye çağırılıyor ve Viann küçük kızıyla arkada kalıyor. Isabelle ise kendisine dayatılan kurallara hiçbir zaman boyun eğmemiş, kabuğuna sığamayan bir kız. Savaş başladığı andan itibaren aklında olan tek düşünce direnişe katılmak.

O kadar... güzel ilerledi ki. İçinde yoğun bir şekilde aşk işlenmemiş ama ben bu iki kadın karakterin gücüne ve sabrını okudukça daha fazla kaptırdım kendimi. Yazarın karakterleri oluştururken gerçek insanlardan esinlenmiş olması okuduğum satırları çok daha gerçekçi kıldı. Bu tarz kitapları okurken kitap okuyormuş gibi hissetmiyorum, o zamana gidip acılarını hayal etmeye çalışırken buluyorum kendimi. Ben olsam ne yapardım diye soruyorum sürekli. 

Viann'ın geçirdiği değişimi ve Isabelle'in sonunda geldiği noktayı görünce yutkunamadım bile. Kitabı okuyan birisiyle oturup spoi verme korkusu olmadan konuşmaya ihtiyacım var. Bronz Atlı'yı okurken nasıl olayların, insanların, ortamın değişimi beni etkilemişse bu kitapta da öyle oldu. Sevdiklerini ve en çok da benliklerini kaybeden karakterleri okumak, nasıl devam edecekler diye düşünmek... Resmen bir neslin hayatı değişiyor. Ölenler ve arkada kalanlar, aslında kimse şanslı ve ya kazanmış değil. Gerçekten kelimeleri toparlayıp nasıl yorum yapacağımı bilemiyorum. Sanırım bu düşüncelere, duygulara kapıldığım için kitabı beğendim. Yoğun bir duygu seli yaşamadım, gözyaşlarına boğulmadım ama bazı kısımları okurken yutkunamadım, boğazımda bir yumru vardı. Şu kısımda şöyle oldu diye lafa girip ne hissettiysem olduğu gibi anlatmak istiyorum. Beynime kazınmış resmen o sahneler. 

Kristin Hannah'ın Kış Bahçesi kitabını okuyup beğendiyseniz Bülbül'ü de beğenirsiniz diye düşünüyorum. 

Okuduktan sonra benim gibi hissederseniz de benimle iletişime geçin. Etkilendiğimiz kısımlardan rahat rahat bahsedelim. 

Tavsiye ediyorum.

Bülbül - 4.5/5⭐
“Seferberlik için askere çağırıldım Viann. On sekiz ile otuz beş yaş arasındaki birçok erkekle beraber.”
“Seferberlik mi? Ama… savaşta değiliz ki. Ben…”
“Salı günü görev başında olmam gerekiyor.”
“Ama… ama… sen postacısın.”
Antoine...

21 Şubat 2017 Salı

Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz - Jojo Moyes


üstümüzde gökyüzü altımızda deniz ile ilgili görsel sonucu


Kitap Adı: Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz
Yazar: Jojo Moyes
Sayfa Sayısı: 496
Puanım: 3.5/5

"Hala tüm cevaplara sahip olanlar, sorularla hiç karşılaşmamış olanlardır." Syf.389

*

Savaş sırasında Avustralya'ya konuşlanmış İngiliz askerleriyle evlenen yüzlerce Avustralyalı kadın savaşın sona ermesiyle İngiltere'ye doğru yola çıkıyor. Tek sıkıntı askerleri ve uçakları taşıyan bir savaş gemisiyle yolculuk yapacak olmaları. Kitap en küçük gelinlerden biri olan 16 yaşındaki Jean,  ailesinin çiftliğinde büyüyüp hayatı boyunca atik ve becerikli olan Maggie, zengin, şımarık Avice ve sessiz hemşire Francis'in aynı odada kalmaya başlamasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

Kitap hakkında nasıl bir yorum yapacağımı gerçekten bilemiyorum. Sevip sevmediğimi bile anlayamadım. Bu kadar durağan olacağını tahmin etmemiştim. Konusunu okuduğumda çok güzel ve dolu dolu bir tarihi aşk kitabı okuyacağımı zannettim. Oysa 100. sayfaya kadar kadınlar gemiye bile binemedi. Biraz Avustralya'daki yaşamlarından bahsetmiş yazar. Ama sıkılmadım da. Sadece bu kadar durağan olmasını beklemediğim için şaşırdım.

"Altı haftalık okyanus serüveninin, hayatlarını sonsuza dek değiştireceğinden ne bu dört kadının ne de gemideki diğer gelinlerin haberi var." Tanıtım bülteninde böyle bir cümle var. Açıkçası ben öyle aman aman bir değişim göremedim. Yaşananları küçük görmek de istemiyorum ama bu kadar büyütülecek bir şey de yoktu. En azından habersiz oldukları bir değişim söz konusu değildi. Sonuçta kıta değiştiriyorlar, hepsi farkında hayatlarının değişeceğinden. Ben yolculuk sırasında olacak değişimlerin beklentisiyle kitabı okumaya devam ediyorum tabii. Bu dört karakter arasındaki çekişmeler, özellikle Avice karakteri beni benden aldı, işlenmiş. Avice çevremizde kadın dediğin şöyle olur, kadın dediğin bakımlı olur, kadın dediğin kocasını memnun eder profilinin 1946 versiyonuydu. O kadar sinir oldum ki, gerçekten karakterden nefret etme durumuna kadar geldi iş. Maggie ve Francis karakterlerinin kısımlarını okumak hoştu. Sonuç olarak beklediğim o tarihi aşkı bulamadım. 

300. sayfaya kadar. 
Kitaptan hiçbir beklentim kalmamıştı açıkçası. Zaten kitap 500 sayfa bu saatten sonra ne olabilir ki, diyordum. Ama gerçekten o kalan 200 sayfayı inanılmaz istekle okudum. Belki de kitabın çok durağan olmasından kaynaklandı bu. Çünkü kesinlikle daha iyilerini okudum. Ama kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığımda yüzümde gülümseme vardı. O son kısımlar olmasa en fazla 3 puan verirdim. Okurken biraz sabır gerektiriyor. Durağan olduğu için bitirmem beklediğimden uzun sürdü. Kötü değildi, ama aldığıma değdi mi diye de düşünmüyor değilim. Başta da söylediğim gibi ben bu kitabı sevip sevmediğimi anlayamadım. Sonları düşününce gülümsüyorum, genele bakınca eh işte diyorum. Okuyup okumama kararını size bırakıyorum bu yüzden.

Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz - 3.5/5⭐
“Hala tüm cevaplara sahip olanlar, sorularla hiç karşılaşmamış olanlardır.” Syf.389
*
Savaş sırasında Avustralya'ya konuşlanmış İngiliz askerleriyle evlenen yüzlerce Avustralyalı kadın savaşın sona ermesiyle...

17 Şubat 2017 Cuma

Ayrıkotu - Deniz Tarsus


ayrıkotu kitap ile ilgili görsel sonucu

Kitap Adı: Ayrıkotu
Yazar: Deniz Tarsus
Sayfa Sayısı: 136
Puanım: 5/5

"Ayaklarımız, etimiz. Sarı, sıcak, yumuşak kumu sıyırıyor. Toz kalkıyor, arkamızda su gibi, nehir gibi dalga dalga iz bırakıyoruz. Develer ve çöl ve yalnızlık. Dilim buruşuk, ağzım kupkuru, ama mutluyum. Yeni yollara dalmışım, hem de sınırsız, özgür. Çöl. Upuzun kanatlar çıkarabilirim burada, dilediğimce, çünkü sınır, sokak, bina, duvar yok. Yok. Yok. Aidiyet yok. Kimse kimsenin değil, hiçbir yer ne benim ne onun toprağı, yuvası. Hepimizin." Syf. 51

Bu kitap için ne yazacağımı uzun süre düşündüm. Ama ne zaman bir şeyler yazmak için klavyenin başına otursam kafam karışıyor. Lafa nerden gireceğimi bulamıyorum. Bu kitabın büyüleyici bir yanı var. İlk elime aldığımda okumak gibi bir niyetim yoktu. Birkaç sayfasına göz atayım diye düşünerek açmıştım kapağını. Zaten 136 sayfalık bir öykü kitabı. Bir baktım baya baya okumaya başlamışım. Hem de içine düşerek sayfaların nasıl aktığını anlamadan...

Deniz Tarsus'un okuduğum ilk kitabı Ayrıkotu. Son olmayacağını zaten anlamışsınızdır. Kitabı çok sevdim ve uzun aralıklara yayarak okudum. Her gece bir bölüm şeklinde. Sırf bitmesin, daha uzun süre okuyabileyim diye. Yazarın hem yalın hem büyülü bir kalemi var. Hikayelerindeki o hafif fantastik hava beni çok etkiledi. Bir gezginin gözünden yaratılan dünyayı okuyorsun. Hem gerçek hem gerçeküstü. Her cümlesi şiir gibiydi. Yazarın aynı zamanda yönetmen bir yönü de olduğu için betimlemeler kısa ve net olmasına rağmen kolayca zihnimde canlandı. En azından ben bu başarıyı yönetmen gözüne sahip olmasına yoruyorum. Bir tek beni mi böyle etkiledi bilmiyorum. Sırf bunu öğrenmek için bile kitabı okumanızı isterim. Siz de benim gibi hissederseniz haklı olduğumu düşüneceğim. Daha söylemek istediğim çok şey olsa da hissettiklerimi kelimelere dökemiyorum. Sadece benim için başucu kitabı olacağını bilin. Zaman zaman açıp tekrar okuyacağım. Her kitabı ısrarla önermem ama bu kitaba şans vermenizi gerçekten isterim.

Ayrıkotu - 5/5⭐
“Ayaklarımız, etimiz. Sarı, sıcak, yumuşak kumu sıyırıyor. Toz kalkıyor, arkamızda su gibi, nehir gibi dalga dalga iz bırakıyoruz. Develer ve çöl ve yalnızlık. Dilim buruşuk, ağzım kupkuru, ama mutluyum. Yeni yollara dalmışım, hem de...